İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri
hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak
için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine
532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en
büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle
açıldı. İmparator hiçbir masraftan kaçınmayarak devlet
hazinesini mimarların önüne saçtı. (Tralles’li Anthemius ile
matematikçi, Miletoslu İsidorus) Kubbe inşaatı Roma mimarisi
tarafından geliştirilmiştir, Bazilika planı da eski devirlerden
beri tatbik edilmekte idi. Yuvarlak yapıların üzerleri çok büyük
ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen
Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekan ortasında, dev ölçüde
bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez
deneniyordu. Rahiplerin koruyucu duaları okumaları devam
ederken, İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken
devir kalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer
parçaları, sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme
malzeme ve bilhassa sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz,
bir sürü orijin hikayesi uyduruldu. Justinyen devrinde Ayasofya
bir zevk ve gösteriş ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sonraki
devirlerde ise bir efsane ve sembol olarak kabul edilmiştir. Bin
yıl süre ile aşılamayan ölçüleri yanında finans zorlukları ve
teknik yetersizliklerden ötürü efsanevi görülmüş, böyle bir
yapının ancak kutsal kuvvetlerin yardımı ile yapılabileceği
zannedile gelmişti. Ayasofya bir 6yy. Bizans devri eseri olmakla
beraber, ön misali olmayan, sonraki devirlerde de taklit
edilmeyen Roma mimari geleneğine bağlı bir “Deneme” dir. Dış ve
iç görünüşteki tezat ve iri kubbe Roma’nın mirasıdır. Dış
görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiş, bir
kabuk gibi yapılmıştır. Bunun tersine iç görünüm saray gibi
görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir “İmparatorluk”
eseridir. Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator
atların çektiği arabası ile içeriye dalmış, Tanrıya şükür
ederek, Süleyman Peygambere üstün çıktığını haykırmıştı.
Bazilika etrafını çevreleyen yüksek binaları ile büyük bir dini
merkez olarak gelişmişti. Bizans İmparatorları ile Doğu
Hıristiyan kilisesinin yüzyıllar sürecek çekişmeleri için sahne
artık hazırdı. Eşsiz ve üstünlüğüne rağmen yapının hayati önemde
hataları vardı. En önemli mesele kubbenin iriliği ve yan
duvarlara yaptığı basınç idi. Böylesine bir kubbenin ağırlığının
temellere aktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde
henüz tam gelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar
orijinal, basık kubbenin 558 yılında yıkılmasına şahit oldular.
Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu.
Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10 ve 14 yy'’arda 2 defa daha
çökmüştür.
Ayasofya her devirde hazineler dolusu sarflar yapılarak ayakta
tutulabilmiştir. Türk’lerin şehri 1453 yılında fethetmeleri,
harap durumdaki Ayasofya’nın derhal camiye çevrilerek
kurtarılmasına sebep olmuştur. Türk mimarı Koca Sinan’ın
16.yy.da eklediği payanda duvarları, 19. yy. ortasında Mimar
Fossati kardeşlerin ve 1930’dan itibaren yapılan diğer
restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli
tamirlerdi. 2000 li yılların restorasyonları, mevcut madeni
portatif iskele ile daha seri yapılabilecektir. Ayasofya 916 yıl
baş kilise ve 477 yıl cami olarak, aynı tanrıya inanan 2 değişik
dinin hizmetinde olduktan sonra Atatürk’ün emri ile müze
yapılmıştır. 1930-1935 yılları arasında ortaya çıkartılıp
temizlenen bir kısım mozaikler Bizans'ın önemli sanat eserleri
arasında yer alırlar. Bizans ve Osmanlı döneminin izlerini
taşıyan muhteşem mimarisi ile ülkemizin en çok ziyaret edilen
ilk üç müzesinden biridir.
Avlunun içerisindeki müze girişi, asırlar sonra yeniden
kullanılmaya başlanan, batı yönündeki orijinal kapıdır. Girişin
yanında önceki, ikinci binanın kalıntıları görülür. Vaftiz
olamayanların girebildikleri dış koridor 5 kapı ile iç koridora,
burası da 9 kapı ile kilisenin esas kısmına açılır. Ortadaki
yüksek kapı İmparatorluk kapısı idi. Bunun üzerindeki mozaik
pano 9. yy. sonunda yapılmıştır. Ortada taht üzerinde oturan
pantokrator İsa’dan bir imparator şefaat istemektedir.
Yanlardaki madalyonlarda Meryem Ana ve Baş Melek Gabriel’in
portreleri vardır. İç koridor ve yan neflerin tavanındaki diğer
figürsüz mozaikler Justinyen devri orijinalleridir. Yapının ana
kısmında ziyaretçiyi görkemli ve muazzam bir mekân karşılar. İlk
adımdan itibaren kubbenin tesiri derhal hissedilir. Sanki havaya
asılı gibi durmakta ve bütün binayı kaplamaktadır. Duvarlar ve
tavanlar mermer ve mozaiklerle kaplı, rengarenk bir
görünüştedir. Kubbe mozaiklerinin 3 değişik renk tonu, yapılan 3
değişik tamirat devrini gösterir. Yüksekliği ve çapı ile
dünyanın en büyük kubbesi iken günümüzde de sayılı büyük
kubbelerindedir. Yapılan tamiratlardan dolayı kubbe tam bir
çember değildir. Kuzey – Güney çapı 31,87 m.dir. Doğu – Batı
çapı 30,87 m. olup yüksekliği 55,60 m.dir. Kubbenin dayandığı 4
pandantifte, 4 kanatlı melek figürü, yüzleri kapatılmış olarak
yer alır.
Dikdörtgen,
geniş orta mekanın sütunlarla ayrılmış 2 yanında, karanlık
neftler uzanır. Orta mekan 74.67 x 69.80 m.dir. Alt katta ve
galerilerde toplam 107 sütun vardır. Ayasofya sütun başlıkları
tüm yapının en karakteristik ve belirgin, klasik, 6. yy. Bizans
süsleme örnekleridir. O çağa ait bir özellik olan derin oyulmuş
mermerler güzel bir ışık, gölge oyunu ortaya serer. Ortalarında
İmparator monogamları bulunur. Köşelerde yer alan antik porfir
sütunlar, yeşil Selanik mermerinden yapılma orta sütunlar ve
tümünün beyaz mermerden yapılma, zengin işlemelerle süslü
başlıkları insanı eski günlere götürür. Ayasofya’yı boş bir müze
görünümünden sıyırıp bazilika veya cami olarak kullanıldığı,
gösterişli, mistik, değişik, eski orijinal görünümünde hayal
etmek lazımdır. Büyük bir İmparatorluğun baş kilisesi olduğu
devirlerde apsis önünde yer alan bölme, altar, ambon ve diğer
merasim gereçleri altın ve gümüş levhalarla kaplı, fildişi ve
mücevherlerle süslü idiler. Bazı kapılar bile böylesine kıymetli
madenlerle kaplı idi. Latin istilası bütün bunları ve diğer bazı
mimari parçaları sökerek Avrupa’ya taşımıştı.Apsis yarı
kubbesinde kucağında çocuk İsa ile Meryem Ana, sağ yanda da Baş
Melek mozaikleri bulunmaktadır. Karşı duvardaki bir başka melek
figürü tahrip olmuştur.
Galeriler seviyesinde duvarlara asılı, deri üzerine yapılmış 7.5
m. çapındaki büyük diskler ve kubbedeki yazıt, eserin cami
olarak kullanıldığını hatırlatırlar. 19. yy. ortalarında dönemin
büyük ustaları tarafından yazılan bu kaligrafiler birer
şaheserdir. Yuvarlak tablolarda Allah, Hz. Muhammed, 4 Halife ve
Hasan-Hüseyin isimleri yazılıdır. Döneminin güzel örnekleri
mihrap üstü vitraylar, apsis içine yerleştirilmiş cami mihrabı,
yanındaki minber ve mevlithanlar balkonu Türk dönemi ekleridir.
Zeminde yer alan, renkli mermer parçalarından yapılmış kare
kısım, belki 12. yy.da ilave edilmiş, İmparatorların taç giydiği
mahaldir.
Üstün kaliteli mermerden yapılmış iki küresel iri kap orta
mekânın giriş yanlarında yer alır. Antik orijinli bu kaplar geç
16. yy’da Bergama’dan getirtilmiştir. Binanın kuzey köşesinde
“terleyen sütun” bulunur. Alt kısmı bronz bir kuşak ile
çevrilmiş, parmak sokulabilen bir dilek deliği olan sütun
hakkında bolca masal ve efsane vardır. Binayı dışardan
destekleyen payandaların kuzeydeki ilkinin içerisi rampadır. Üst
galerilere bu rampa ile çıkılır. Binayı üç yönden kuşatan
galerilerden muhteşem iç mekan bambaşka görülür. İmparatorluk
kadınları ve kilise toplantıları için ayrılmış kısımları vardır.
Kuzey kanatta bir, güney kanatta da 3’lü figürler halinde 3
mozaik pano bulunur. Güney galeride, yanındaki pencereden giren
gün ışığı altında, Bizans mozaik sanatının şaheser panosu yer
alır. Buradaki konu, çok geniş son mahkeme sahnesinin tam
ortasında bulunan; “Diesis” diye bilinen, üçlü figürdür. Ortada
İsa onun sağında Meryem, solunda ise Hz. Yahya yer alır. Değişik
dizili arka fon mozaikleri, figürlerin güzelliğini daha da
artırır, yüz ifadeleri fevkâlede realisttir.
Güney
galeri dibindeki 12. yy. mozaik panoda, Meryem Ana ve çocuk İsa,
İmparator II. Komnenus, İmparatoriçe İrene, yan duvarında hasta
Prens Aleksios yer alır. Takdim edilen rulo kiliseye bağışları,
deri kese ise altın yardımını belirtmektedir. Macar asıllı
imparatoriçenin ırk özellikleri; açık ten ve açık saç rengi
belirgindir. Buradaki ikinci pano, tahta oturmuş İsa, yanında
İmparatoriçe Zoe ve üçüncü kocası Konstantin Monomakhos'dur,
Konstantin’nin kafası ve üstündeki yazıt kazınıp, tekrar
yapılmıştır. Orijinal mozaik Zoe’nin ilk kocasına aitti. Bu
panoda İmparatorluk ailesinin kiliseye şükran ve bağışları
sembolize edilmektedir.İç koridordan müzeyi terk ederken görülen
büyük bir mozaik pano 10. yy’dan kalmadır. Bozuk perspektifli
figürler: Ortada Meryem Ana ve çocuk İsa, yanlarda ise şehir
maketini sunan Büyük Konstantin ile Ayasofya maketini sunan
Justinyen'dir. Çıkışta kısmen zemine gömülü M.Ö. 2. yy’dan kalma
muazzam bronz kapılar Tarsustan, belki de bir pagan mabetinden
getirtilerek, burada tekrar kullanılmıştır.
Müze bahçesinde değişik devirlerde inşa edilmiş Türk Sanat
eserleri bulunur. Bunlar bazı sultanların türbeleri, okul, saat
ayar evi ve şadırvandır. Doğu cephesi minareleri 15, batıdakiler
de 16. yy’da eklenmişlerdir.
Kaynak : www.istanbul.gov.tr